SANALTANİTİM
  Güzel Nasihatlar...
 
KÖTÜ HUYUN ZARARI

"Muhammed Sıbgatullah", Allah adamlarından.
Bir gün Ona sordular, "Kötü huylu" olmaktan.

Buyurdu: ("Kötü insan", kötü bilir herkesi.
Bulunmaz kendisinde, merhametin zerresi.

Nankördür, eşe dosta hiç değildir vefâkâr.
Bir iyilik yapsa da, sonradan başa kakar.

Tanımaz helâl harâm, sakınmaz günâhlardan.
Kimseyle geçinemez, incinir herkes ondan.

Hattâ o, çok yapsa da nâfile ibâdeti,
Alamaz sevâp ecir, boşa gider zahmeti.

Hadîste buyuruldu: (Kötü huylu kimseler,
Huyları sebebiyle, Cehenneme girerler.)

Kötü huylu bir kişi, benzer "kırık testi"ye.
Ne yama kabûl eder, ne de döner eskiye.

Öyle fenâlıktır ki "kötü huy" bir insanda,
Görmez iyiliğinin faydasını Mîzânda.

İster ki, başkasına zarar versin durmadan.
Zîrâ böyle kişiler, zevk alır hep bunlardan.

Hâlbuki kuyu kazsa, birine, biri eğer,
Kazdığı o kuyuya, evvelâ kendi düşer.

Vaktiyle garip biri, bir köyden geçer iken,
Bir fırına uğrayıp, "ekmek" ister içerden.

Velâkin parasını vermek istediğinde,
Bakar ki, hiç parası kalmamış üzerinde.

Bir "Dilenci" zanneder, fırıncı onu o an.
Kalbinden geçirir ki: "Bıktım artık bunlardan".

Bir ekmeğin içine, bolca Zehir koyarak,
Verir o zavallıya, Allah'tan korkmıyarak.

Hiç bir şeyden haberi olmayan o müslümân,
O "Zehirli ekmeği", alıp gider oradan.

Bir köye girdiğinde, rast gelir Genç birine.
Askerden terhis olmuş, dönüyormuş evine.

Acıkmış olduğunu söyleyince genç kişi,
Ona merhametinden, acır ve yanar içi.

Fırıncıdan aldığı ekmeği verir ona.
Gönül râhatlığıyla, devâm eder yoluna.

Genç, orada oturup, o ekmeği yiyerek,
Yürür gider evine, hiç bir şey bilmiyerek.

Lâkin başlar içinde o Zehirin tesiri.
Ve başlar titremeye vücûdunun her yeri.

Artık son nefesini alırken o genç adam,
Der ki: (Ben, köyümüze yeni girmiştim ki tam,

Yolcunun birisinden, bir ekmek alıp yedim.
Ondan sonra başladı titremeye her yerim.)

Bunu duyan fırıncı, başlar bir dövünmeye.
Der: (Eyvâh, o zehiri ben koydum o ekmeğe.

Keşke yapmaz olaydım, yaptığım iş doğru mu?
Ben, kendi elim ile zehirledim oğlumu.)

Ne kadar pişmân olup, üzüldüyse de içten,
Lâkin oğlu ölmüştü, geçmiş idi iş işten.)



MÜFLİS KİMDİR?

"Abdurrahmân Kerkûkî", âlim ve velî bir zât.
Bir gün sevdiklerine, şöyle etti nasîhat:

(Kardeşlerim, kaçının her günâh ve harâmdan.
Bilhassa titizlikle, sakının Kul hakkından.

Nitekim Resûlullah, hitâb edip eshâba,
(Müflis kimdir?) diyerek, suâl etti bir defâ.

Dediler ki: (Müflisin, şu ki bizce mânâsı,
Kalmamıştır elinde, hiç malı ve parası.)

Buyurdu: (Asıl müflis, şu kuldur ki ey eshâb!
O, dünyâ hayâtında kazanmıştır çok sevâb.

Namâz oruç, hac zekât, yapmıştır çok hasenât.
O, bu sevaplarıyla mahşere gelir, fakat,

Onun bunun hakkına, tecâvüz eylemiştir.
Kiminin arkasından, gıybetini etmiştir.

Kimisini dövmüş ve sövmüştür diğerini.
Veyâhut incitmiştir, bâzısının kalbini.

Türlü Kul haklarıyla, gelir mahşer yerine.
Verilir sevapları, bu hak sâhiplerine.

Lâkin öyle çoktur ki alacaklı olanlar,
Hepsini ödemeden, tükenir o sevaplar.

Verecek sermâyesi kalmayınca onlara,
O hak sâhiplerinin günâhları, bu defâ,

Onlardan alınarak, bu kula yükletilir.
Hor ve zelîl olarak, Cehenneme itilir.)

Eshâb, bunu duyunca Allah'ın Resûlü'nden,
Ağladılar herbiri, bunun üzüntüsünden.

Bir gün de, eshâbına, Allah'ın sevgilisi,
Buyurdu: (Çok seviniz siz birbirlerinizi.

Vazîfeli bir melek, nidâ eder mahşerde:
(Allah rızâsı için sevişenler nerede?)

Arş-ı âlâ altında, toplanarak o zevât,
Nûrdan kürsîlerinde, beklerler gâyet râhat.)

Bir gün de buyurdu ki: (Birinizin, faraza,
Kapısının önünde, akan bir Nehir" olsa,

O kişi, o nehirde, beş defâ günde eğer,
Yıkansa, üzerinde kalır mı kirden eser?)

Arz ettiler ki: (Hayır, o böyle yapsa şâyet,
Kir kalmaz üzerinde, temiz olur o gâyet.)

Buyurdu ki: (Beş vakit namâz dahî böyledir.
Onu güzel kılanlar, günâhtan temizlenir.)

Bir gün de buyurdu ki: (Ey eshâbım, şimdi siz,
Bir koyun sürüsü'nün "Çoban"ı gibisiniz.

Nasıl ki mes'ûl ise her çoban, sürüsünden,
Siz dahî mesulsünüz, kendi iyâlinizden.

Evlâtları yüzünden, çok anne ve babalar,
O gün, "Veyl" ismindeki Cehennemde yanarlar.

Zîrâ öğretmediler dînini çocuklara.
Sırf "Para kazanma"yı, öğrettiler onlara.

Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzak.
Merhamet etmiyecek onlara cenâb-ı Hak.)


MÜNÂKAŞA ZARARLIDIR

"Abdül'azîz Dehlevî", büyük âlimlerdendi.
Bir gün sevdiklerine, sohbette şöyle dedi:

(Kötü huylardan biri, "Münâkaşa etmek"tir.
Yâni her meselede (Ben haklıyım) demektir.

Hâlbuki münâkaşa, netîceye götürmez.
Hattâ fayda yerine, zarar verir çoğu kez.

Dost ile münâkaşa, azaltır muhabbeti.
Düşmân ile olursa, çoğaltır adâveti.

Münâkaşa sonunda, dostun kalbi incinir.
Hâlbuki gönül yıkmak, "Kâbe yıkmak" gibidir.

Hâlis mü'min, kaçınır münâkaşa etmekten.
Titrer, bir müslümânın kalbini incitmekten.

Vaktiyle bir müslümân, gider bir medreseye.
Bir âlimin yanında, ilim tahsîl etmeye.

Çalışır gece gündüz, aylar geçer aradan.
Lâkin hiç istifâde edemez üstâdından.

Çalışır, gayret eder her gün daha ziyâde.
Yine hiç hocasından edemez istifâde.

En nihâyet üstâdı, çağırır o kimseyi.
Der ki: (Çalışıyorsun dersine gâyet iyi.

Lâkin hiç istifâde etmedin, biliyorsun.
Ve bunun sebebini, çok merak ediyorsun.

Buna sebep şudur ki, gelirken sen bu il'e,
Münâkaşa etmiştin yolda bir mü'min ile.

O mü'minin kalbini kırmış idin bu yüzden.
Hâlbuki kalp kıranlar, mahrum kalır feyizden.

Helâllık almadıkça, gidip ondan ihlâsla,
Bizden, bir istifâden olamaz senin aslâ.)

O da gidip, onunla konuştu, helâllaştı.
Yüksek mertebelere, bir kaç günde ulaştı.

Bir gün de Resûl ile, hazreti Ebû Bekir,
Dururken, yanlarına hayâsız biri gelir.

Hakârette bulunur Allah'ın Resûlü'ne.
Sabreder Resûlullah onun bu sözlerine.

Sıddîk dahî sabreder buna mütemâdiyen.
Sonra dayanamayıp, cevap verir âniden.

Ve der ki: (Ey hayâsız, hiç utanmıyor musun?
Allah'ın Resûlü'ne hakâret ediyorsun.)

Hazreti Ebû Bekir böyle cevap verince,
Resûlullah, oradan ayrılırlar hemence.

Sıddîk bunu görünce, koşup hemen peşinden,
Niçin ayrıldığını sorunca kendisinden,

Buyurur: (Ey kardeşim, o hakâret ettikçe,
Melekler bizimleydi, biz cevap vermedikçe.

Hattâ o, bize öyle hakâretler ederken,
Melekler, (Sen öylesin!) derlerdi ona hemen.

Ne zaman ki sen ona cevap verdin kızarak,
Şeytânlar geldi hemen, melekler ayrılarak.)

Hazreti Ebû Bekir üzülür yaptığına.
O günden îtibâren, Taş koyardı ağzına.)


ÖFKE, AKLI ÖRTER

"Muhammed Ezherî" ki, Allah dostu bir velî.
Sohbeti, dinliyene olurdu fâideli.

Bir gün, sevdikleriyle sohbet ederken bu zât,
Kibirden bahsederek, şöyle etti nasîhat:

(Bilin ki, öfke gadap, "Kibir"den hâsıl olur.
Öfkelenen insanda, örtülür akıl, şuur.

İnsan kızdığı zaman, şeytân da fırsat bilip,
Gidip onun boynuna, geçirir derhâl bir ip.

İstediği tarafa sürükler o kimseyi.
Çünkü o, ayıramaz iyi kötü bir şeyi.

O, şeytânın elinde, olmuştur bir oyuncak.
İnsan, "Kızmamak" ile kurtulur bundan ancak.

"Pehlivân" denirse de, yenenlere hasmını,
Lâkin asıl pehlivân, yenendir gazabını.

Biri, Resûlullah'tan nasîhat isteyince,
(Kızma ve sinirlenme!) buyurdular hemence.

O zât, bunu Resûl'den, üç defâ etti talep.
Yine aynı cevâbı buyurdular ona hep.

Îsâ Peygamber dahî, havârîleri ile,
Giderken, karşılaştı yolda Kötü biriyle.

Resûl'e hakâretler eyledi o bî-edeb.
O ise, iyilikle cevap verdi ona hep.

Dediler: (O hakâret etti mütemâdiyen.
Siz, yumuşak cevaplar verdiniz, acep neden?)

Îsâ Nebî, o zaman buyurdu: (Ey insanlar!
Bir kapta ne var ise, dışarıya o sızar.)

Bir gün de buyurdu ki Îsâ aleyhisselâm:
(Gadap ve öfkelenmek, Ateşe misâldir tam.

Nasıl söndürürlerse ateşi, �Su� atarak,
Söndürün hırsınızı, siz de abdest alarak.)

Sahâbeden biri de, Allah'ın Resûlünden,
Nasîhat isteyince, buyurdu: (Kızma hemen!)

Şu "Üç haslet" var ise, bir müslümânda şâyet,
Hak teâlâ o kula, acır, eder merhamet.

Biri "Nîmete şükür", diğeri "Affetmek" tir.
Üçüncüsü, kızınca, "Öfkesini yenmek"tir.

Bir kimse kızdığında, davranırsa yumuşak,
Kalbini, "Îmân" ile doldurur cenâb-ı Hak.

Biri kızdığı zaman, gizlerse gadabını,
Allah da, gizler onun kusûr, kabâhatını.)

Bir gün hazreti Ömer, Resûl'ün huzûruna,
Varıp, arz eyledi ki: (Bir amel söyle bana.

Hem bana kolay olsun o ameli işlemek,
Hem de iki cihânda, fâideli olsun pek.)

Buyurdu ki: (Yâ Ömer, suçluları bağışla.
Kimsenin ayıbını, kimseye deme aslâ.

Koru müslümânların şeref, îtibârını.
Örtücü ol herkesin kusûrunu, aybını.

Eğer böyle yaparsan, kıyâmette muhakkak,
Senin kusûrunu da, affeder cenâb-ı Hak.)


MUVAFFAK OLMANIN SIRRI

"Abdülhakîm Arvâsî", şânı büyük bir velî.
Îmânı anlatırdı, cemâate ekserî.

Buyurdu: (Bir kula ki, Rabbimiz verdi "îmân",
Öyle ise, nedir ki etmedi ona ihsân?

Ve Allah, bir kula ki, "îmân"ı vermemiştir,
Böyle olduktan sonra, ne ki ona vermiştir?

Ayrıca, Âmentüyü bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

Asıl îmân şudur ki, kul, korkarak Allah'tan,
Çok küçük olsa bile, kaçınır her günâhtan.)

Bir gün de buyurdu ki: (Olmak için muvaffak,
Tam riâyet ediniz iki şeye muhakkak.

Birincisi şudur ki, işlemeyin hiç "günâh".
Zîrâ günâhkârları, muvaffak etmez Allah.

İkincisi "Duâ"dır, bakın duâ almaya.
Gariplerin duâsı, mühimdir elbet daha.

Kim, bir kulun gönlünü ferahlatırsa eğer,
Yüz senelik teheccüd sevâbı elde eder.

Allah dostu olmayı istiyorsa bir insan,
Cömert olup, kullara eylesin dâim ihsân.)

Bir kişi anlatır ki: (Ben bir ateşperesttim.
Kızımı, oğlum ile evlendirecek idim.

Kesildi düğün günü, çok koyun ve inekler.
Yapıldı çeşit türlü, gâyet nefis yemekler.

Bitişik bir komşumuz, müslümân kadın vardı.
Yetîm çocuklarına, sıkıntıyla bakardı.

Bu kadın, düğün günü gelerek evimize,
Dedi ki: (Biraz ateş verir misiniz bize?)

Lâkin o, esâsında ateş için gelmemiş.
"Belki yemek veririz, diyerek ümitlenmiş.

Benimse, mü'minlere düşmânlığım vardı pek.
Gönderdim onu geri, hiçbir şey vermiyerek.

Bir kaç kere gelince kadın "ateş almaya",
Çalıştım o kadının hâlini anlamaya.

Dehlizdeki deliğe yaklaşıp kulak verdim.
Yetîmciğin sesini, kulağımla dinledim:

(Anneciğim ne olur, son bir defâ gidiver.
Belki bu gidişinde, biraz yemek verirler.)

Annesi diyordu ki: (Ey benim güzel yavrum!
Üç sefer gidip geldim, artık utanıyorum.)

Gördüğüm bu acıklı manzara üzerine,
Bir Sofra hazırlayıp, gönderdim evlerine.

Girdim yine dehlize, gözledim hâllerini.
Yetîmlerin küçüğü, kaldırdı ellerini:

(Yâ Rab, nasıl o bize ettiyse ikrâm, izzet,
Sen de o komşumuzu, islâm ile azîz et.)

Yemin ediyorum ki, bu duâsı bitmeden,
Hidâyet geldi bana, değişti kalbim hemen.

"Şehâdet"i getirip, girdim islâm dînine.
Kurtuldum yetîmlerin duâsı hürmetine.


EY GÂFİL İNSAN!

"Ni'metullah Geylânî", âlim ve velî bir zât.
Vaaz ve derslerinde, ederdi çok nasîhat.

Bir gün de buyurdu ki: (Bu hak dostu velîler,
İnsanları, küfürden çekip alıverirler.

Onların huzûrunda, edebsizlik eylemek,
Felâkete götürür, dikkatli olmak gerek.

Allah'ın kullarıyle, iyi geçinmek için,
İşlerinde, kolaylık gösterin her kişinin.

Zîrâ buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Sakın zorlaştırmayıp, kolaylık gösteriniz.)

Her kim ki, günâhına hâlisen olsa pişmân,
Affeder o günâhı Allahü azîmüşşân.

Kim, yalnız Dünyâ için hep gayret gösterirse,
Sonunda, muhakkak ki pişmân olur o kimse.

Ey bu harâb olacak evi tâmir eyliyen!
Fazla emek verme ki, bir gün çıkar elinden.

Bu dünyâ bir Köprüdür, sen geçip gitmeye bak.
Kimseye kalmamış ki, sana kalsın bu konak.

Harâb olacak şeye, bu îtinâ, bu meyil,
Akıllı olanların yapacağı iş değil.

Ey aklını, fikrini, dünyâya veren kişi!
Vaz geç ki, Hak teâlâ beğenmiyor bu işi.

Zîrâ yaratıldı ki bu insanlar ve cinler,
Yalnız Hak teâlâya, ibâdet eylesinler.

Ey gönlünü dünyâya kaptıran gâfil insan!
Yaldızlı süslerine aldanma sakın amân!

Dışı Güzel görünür, lâkin aldatıcıdır.
Üzeri şeker kaplı, içi gâyet acıdır.

O öyle bataktır ki, yutar çok insanları.
Ona aldananların, hüsrân olur sonları.

İnsanların kalbini, bakın ki kazanmaya,
Zîrâ bu sebep olur, "Hak rızâsı" almaya.

Her insana edin ki çok iyilik ve ihsân,
Zîrâ lutf-ü ihsânın, kulcağızıdır insan.

Sana zarar, sıkıntı gelirse birisinden,
Ona gücün yetse de, affedici ol hemen.

Ey insanoğlu, sakın, unutma hiç Rabbini.
Çıkarma hâtırından, O'nun emirlerini.

Rabbin bahşetmiş sana, ne mükemmel âzâlar.
O'nun emrine göre kullan ki, yanmıyalar.

Allah'tan başkasından, etme ki bir şey talep,
Onlar da, senin gibi, âciz birer Kuldur hep.

Allah'ın kullarına, ver ki neş'e ve sevinç,
Âhirette sıkıntı görmiyesin sen de hiç.

Gizle, ifşâ etme ki herkesin günâhını,
Gizlesin Allah dahî, yârın senin aybını.

Sen, darda kalanlara yardım et ki bu günde,
Allah da, yardım etsin sana mahşer gününde.

Ey genç, gençliğin ile gururlanma ki zinhâr,
Genç iken ölüp gitti, nice tâze fidanlar.)


KİBİRLİ HÜKÜMDÂR

"Veliyyullah Dehlevî", âlim ve velî bir zât.
Bir gün sevdiklerine, anlattı şunu bizzât:

Vaktiyle çok gururlu ve kibirli bir Sultân,
Ülkesini gezmeyi, arzu eder bir zaman.

Ata binip, yanına, alır avanesini.
Çıkar bir gezintiye, dolaşır ülkesini.

Giderken bir haşmetle, hem de gururlanarak,
Karşısına, bir kimse çıkar âni olarak.

Yamalı elbiseli, ihtiyar bir kimsedir.
Yanına yaklaşarak, evvelâ selâm verir.

Sultân, almaz selâmı kibir ve gurûrundan.
O der ki: (Senin ile bir işim var ey sultân!)

Sultân ona kızarak, der ki: (Ne istiyorsun?
Sen, hangi cesâretle bana söz söylüyorsun?)

Atının dizginini tutarak o ihtiyar,
Der ki: (Ey mağrur sultân, seninle bir işim var!)

Çâresiz kalan sultân, ondan kurtulmak için,
Der ki: (Söyle bakalım, benimle neymiş işin?)

Der ki: (Bu, âşikâre söylenecek şey değil.
Gizlidir, onun için bana doğru az eğil.)

Sultân, ister istemez eğilince o yana,
(Ben Azrâil'im!) diye, bildirir o sultâna.

O bunu öğrenince, soğur eli ayağı.
Üzülür, rengi kaçar, çözülür dizi bağı.

Kekeliyerek der ki hazreti Azrâil'e:
(İzin ver, görüşeyim gidip âilem ile.)

Lâkin O, bir an bile sultâna vermez izin.
Alır hemen rûhunu, bir an beklemeksizin.

Sonra o kıyâfetle, oradan ayrılarak,
Bu sefer bir Mü'mine, gelir âni olarak.

Ona yaptığı gibi, selâm verir ilk önce.
O, tebessüm ederek, cevap verir hemence.

Azrâil, ona dahî hitâb edip o zaman,
Der ki: (Biraz işim var seninle ey müslümân!)

O der: (Hay hay efendim, emrin baş üzerine.
Ne gibi hizmet varsa, getireyim yerine.)

O zaman Melek der ki: (Ey müslümân kardeşim!
Ben ölüm meleğiyim, seninle budur işim.)

O der ki: (Hoş geldiniz, safâlar getirdiniz.
Ben de sizi beklerdim, beni sevindirdiniz.

Lâkin ricâm şudur ki, çabuk olun az daha.
Rûhumu, bir an önce kavuşturun Allah'a.)

Melek der ki: (Ey mü'min, benden bir arzun var mı?
Rûhunu, ne şekilde istiyorsun almamı?)

O der ki: (Mâdem öyle, izin ver bana biraz.
Abdest alıp kılayım, iki rekât bir namâz.

Ben, ikinci rekâtin secdesini yaparken,
Sen de tam o sırada, rûhumu kabzet hemen.)

Kabûl eder Azrâil onun bu ricâsını.
Secdede, incitmeden alıverir canını.
 
  Bugün 8 ziyaretçi (49 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=